Agalara Geldik

Takip Edin


Evrenin derinliklerinde milyarlarca galaksi ve sayısız yıldız sistemi var. Bu çoğunluk, insanlığın "yalnız" olmadığı fikrini destekleyen çok çeşitli bilimsel tartışmaların temelini oluşturuyor. Peki, bir gün uzayda yaşam bulursak ve "ilk teması" kurmamız gerekirse, ne yapacağız? Bu büyük sorunun cevabı hem bilimsel hem de etik boyutlarıyla çok katmanlı bir tartışma gerektiriyor.


 


Merhaba sevgili okurlar! Bugün sizlere ilginç ve komedi dolu bir podcast deneyiminden bahsetmek istiyorum. Birkaç arkadaşımızla birlikte, OnlyFans ve tanışma uygulamalarının yasaklanmasının ne kadar kötü sonuçlar doğurabileceğini konuştuğumuz bir podcast kaydı gerçekleştirdik. Hem eğlenceli hem de düşündürücü bir sohbet olduğunu söyleyebilirim.




Daha önce sanırım burada Simyacı kitabını önermiştim. Okuduğum daha doğrusu dinlediğim en güzel kitaplardan birisiydi. Eğer okumayanınız varsa okumasını şiddetle tekrar tavsiye ediyorum. İsterseniz çok yüzeysel olarak konusunu biraz anlatayım. Kitaptaki baş kahramanımız bir çobandır, kendisi çayır çimende koyun otlatırken bir rüya görür. Rüyasında Mısır'da ona ait bir hazine olduğu ve bu hazineyi bulmasının kaderi olduğu anlatılır. Normal bir rüya gibi gelmese de çok ciddiye almaz. Ancak devamında falcı bir ablamız ve yaşlı bir adamın bu rüyayı ciddiye aldığını görünce işler değişir. Adam hazine arama yolculuğuna çıkar. Başlangıçta kendini kibirli ve kendini beğenen kahramanımız zamanla spiritüel bir yola girer. 




Sağlıklı bir ilişki
yaşam kalitenizi her açıdan yükseltebilir ve mutlu olmanızı sağlar. İlişki kurmamızın da başlıca sebeplerinden birisi bu mutlu olma isteği ya da iç güdüsüdür diyebiliriz. İyi bir ilişki insanın yalnızca mutlu hissetmesini değil aynı zamanda kendisini de sevmesini sağlamaktadır. Kendisini sevmek derken fiziksel olarak kendini beğenmekten bahsetmiyorum, aksine kendisine değer vermekten söz ediyorum. Sizin de başınıza gelmiştir, biriyle ilişkiniz o denli güzeldir ki her sabah günaydın mesajı yazıp güzel bir kahvaltı yaparsınız, ona o akşam pişirdiğiniz o lezzetli yemeğin fotoğrafını atar ve konuşursunuz. Onunla her an buluşabileceğiniz için saçınıza, cildinize, sağlığınıza, giyiminize ve özetle kendinize dikkat etmeye başlarsınız. Tüm bunlar sağlıklı bir ilişkinin size kattığı alışkanlıklara örnek olarak gösterilebilir. Peki bir ilişkinin sağlıklı ve uzun ömürlü olmasını ne sağlar? Nasıl uzun ilişki yapılır? Bu konu hakkında arkadaşım ile bir podcast bölümü çektikten sonra bir de blog yazısı yazmak istedim. Bahsi geçen podcast bölümünü de yazının altına link olarak bırakacağım, dolayısıyla yazıdan sonra dinlemek isteyen herkes kolaylıkla ulaşabilecektir.




 Merhaba agalarım, 

Yine aylarca kaybolduktan sonra bir anda içimin öldüğünü fark edip "Agasal" yazma kararı aldım. Biraz genel olarak neler yaptığımdan ve hayatımın akışından bahsetmek; böylece hem kafamı boşaltmak, hem de blogumu güncellemeyi hedefliyorum.

Şimdiden uyarayım, bu yazı stresle başa çıkamayan insanlara uygun değildir. Okurken stres topunuzu mıncırmayı unutmayın.




Her ne kadar çoğu rüyayı uyanır uyanmaz unutsak da, bazen en unutulmaz hatıralarımız rüyalarımızdan  kaynaklanabiliyor. Bu yazıda anlatacağım hikaye de "yaşanmış bir rüyadan" alınmıştır... Hikayemiz rüya aleminde kurulmuş bir ülkede geçiyor. Bu tuhaf ülkede çok mütevazi ve ağırbaşlı, ancak bir o kadar da eğitimsiz insanlar yaşarmış. Bu insanlar, en az kendileri kadar eğitimsiz bir kral tarafından yönetiliyormuş. 




Merhaba, bu bir misafir yazıdır. Yazar hakkında detaylı bilgileri sayfanın sonunda bulabilirsiniz. Ramazan Bey'e yazdığı yazı ve anlayışı için teşekkür ediyorum. İyi okumalar :)

Evet, kabul ediyorum hepimiz yeri geldiğinde yapmamız gereken işlerden kaytardık. Hani YouTube da saçma sapan videoların altında şöyle yorumlar vardır ya; Yahu, ben en son integral videosu izliyordum ne ara geldim buraya?? Yer yer hepimiz isteksiz olduk, motivasyonumuzu ve yaratıcılığımızı kaybettik. Belki blog yazma konusunda belki kitap hiç fark etmez. Peki, bu kararsızlığımızı yenmenin oturup saatlerce tam odak çalışmanın bir yolu yok mu? Ehm varsa lütfen bana da söyleyin... Şakayı bir kenara bırakacak olursak var. "Peki, madem var nedir bunlar?" dediğinizi duyar gibiyim. Gelin birlikte üzerinde tartışalım.

"It's so hard to leave - until you leave. And then it's the easiest goddamn thing in the world"

-John Green




Üstteki sözü yaklaşık 4 sene önce yanlış hatırlamıyorsam Alaska'nın Peşinde isimli kitapta okumuştum. Türkçesi kabaca "İlk adımı atana kadar gitmek çok zordur. Ama o ilk adımı attıysan artık dünyadaki en kolay şeydir" gibi bir anlama çıkıyor. Neden bilmiyorum ama John Green genel olarak bana çok hitap eden bir kişilik. Kitaplarından youtube kanalına kadar seçtiği temalar ve anlatım tarzı çok hoşuma gidiyor. Kitaplarından unutamadığım onlarca söz vardır ve her biri zaman zaman gün yüzüne çıkıyor. Son günlerde de bu cümlenin gün yüzüne çıktığını fark ettim. 


Gerçekleşme ihtimali olan her şey gerçektir.


Bu cümleyi son zamanlarda çok sık düşünüyorum. Daha önceden hem yaşlılarımızdan, hem de modern mistisizm inanışı olanlardan çok duymuşuzdur benzer cümleleri. Örneğin bir şeyi kırk kez söylersen veya çok inanırsan gerçek olur derler ya, bunlardan bahsediyorum. Bunca yıl bunları bilimsel bir temele dayandırmadı kimse, o sebeple artık olaya el atıp bu konuyu bir de benden duymanız gerektiğini düşündüm. Hazırsanız ilk önce size bir deneyden bahsetmek istiyorum.

( Merhaba arkadaşlar, bu yazı inanılmaz derecede güzel bir blogu olan Özlem Hanım tarafından kaleme alınmış bir misafir yazıdır. Bu yazı sayesinde fark ettim ki blogu kadar kalemi ve anlatım tarzı da çok güzelmiş. Herkesi kesinlikle Özlem Hanım'ın bloguna bakmaya davet ediyorum. İnanılmaz hoş gerçekten. Ben kıskanıp kapattım hatta ilk beş dakikadan sonra :) sıfır şaka.)




İyi haber; müşteri Tanrı değildir. Müşteri sadece bir kraldır.

Kötü haber; Tanrı’lar affeder ancak krallar asla…

Eğer bir ürün veya hizmet satıyorsanız bu sözü asla unutmayın!! Çünkü bir müşteri parasının karşılığını alamadığını düşünürse, onu yeniden sizden bir şey almaya ikna etmek için çok fazla çabalamanız gerekir. Bu da; zaman, emek ve para kaybı demektir. Rekabetin sonsuz, alıcının bilinçli ve seçici olduğu günümüz dünyasında kimsenin fazladan emek, para ve zaman harcama lüksü olduğunu sanmıyorum. O halde müşterinize kral gibi davranmalısınız.





Bazı günler kendimi o kadar sevmiyorum ki anlatamam. Kendimi suçlayacak herhangi bir şey çıkartıyorum durduk yere, bazen olur olmadık şeylerden kendime pay çıkartıp suçlu buluyorum. Biraz yalnız kalsam Hitler benim yüzümden yahudileri öldürmüş oluyor, biraz modum düşse Avusturya-Macaristan veliahdını benim yüzümden vuruyorlar.




İyi pazarlar sevda bahçelerinde kurumuş güller ve diğer okuyucularım. Bu hafta çok karmaşık birtakım olaylar yaşadığım için üzerine yazı yazacak bir konu düşünemedim. Hazırda tutmuş olduğum birkaç taslak konu her zaman bulunduruyorum ama o konuların üzerine yazacağım yazıları da öyle tek oturuşta bitiremeyeceğim için bugün kafa karıştıran ilginç bilgiler hakkında yazma kararı aldım. Bugünkü yazımız ciddiyetten uzak, hafif sohbet tarzında, mizahla harmanlanmış ve eğletirken öğretme ateşi ile kavrulmuş bir yazı olacak. Okuyacağınız bu yazıda tüm hafta aklımda yer edinen ve hayatımın hiçbir yerinde işime yaramamış olan birkaç ilginç bilgilerden söz ederken, biraz da kafamın içine girmiş olacağız.





(Merhabalar, bu yazı bir misafir yazıdır ve yagmrdan.blogspot.com  tarafından yazılmıştır. Yazıyı okuduktan sonra sağlıklı yaşam, diyet ve benzeri konularda kısa ve öz bilgiler almak isterseniz kesinlikle blogunu incelemenizi tavsiye ederim. Çok tatlı ve samimi birisi olduğu kanaatindeyim, seveceğinize eminim ) 

Satın alınan gıdaların uygun koşullarda saklanması sağlıklı tüketim için oldukça önemli. Bazen aldığımız her yiyeceği buzdolabına koyma çabasına girişiyoruz. Oysa ki bazı besinleri buzdolabına koymak hem sağlık açısından hem de saklanma şartları açısından sakıncalar doğurabilmektedir. Peki, buzdolabına kesinlikle koymamanız gereken besinler nelerdir? 



Aradan aylar geçti ve yine sizlere bir hikaye anlatmak istediğim o garip zamanlardan birine girdim. Gelin bakalım şöyle, toplaşın. Önceki "Gökler Kütüphanesi" hikayemdeki gibi uzak diyarlara götürmeyeceğim sizleri bu sefer. Hayır, bu sefer daha içimizden, her zaman geçtiğiniz o kuytu sokaktaki tamirci dükkanına götüreceğim. Hani şu kapısının önünde beyaz bir sandalye bulunan ve zaman zaman kır saçlı bir amcanın oturup sigara içtiği şu küçük dükkan var ya. İşte orada geçiyor bu hikayemiz. Ayrıca bu seferki öyle peri masalı gibi de olmayacak. Dediğim gibi daha içimizden bir hikaye olacak. Kırılan kalplerinizi onarmasını veyahut içinize bir nebze de olsa su serpmesini istiyorsanız diğer hikayeyi "bu linke" tıklayarak okuyabilirsiniz. Bu hikaye yalnızca, içinde bir yerlerde bozulmuş hisseden ve bununla barışmaya çalışan insanlar için.




Merhaba agalarım. Başlıktan da görebildiğiniz gibi yeni bir tema başlatıyorum. "Fikrimce" serisi sayesinde belirli konularda neler düşündüğümü anlatmayı planlıyorum. Öz saygının ne olduğu ve nasıl kazanılabileceğini anlattığım bir önceki yazımın sonundan da anlaşılabileceği üzere bu hayatta en çok istediğim şeylerden birisi "düzenli ve az stresli" bir tempoya sahip olmak. Çalışacağım saatlerimi ve boş olacağım zamanları önceden bileyim. İkisine de eşit derecede zaman ayırabileyim, sabah erken kalkıp kahvaltı yapabileyim. Aynı şekilde gece de yastığa başımı koyduğum gibi uyuyabileyim istiyorum. 






Bu gün "canım kendimcilik" konusunu konuşmak istiyorum. Yıllardan beri hep kendisini ikinci plana koyan ve güçlü kazıklar yeme referansları bulunan biri olarak size bu tarz bir yazı yazmam ne kadar doğru olabilir bilmiyorum. Ama biraz sohbet, biraz eğlence olsun diyerek oturdum bilgisayarın başına. Öncelikle size bir kaç soru sormak istiyorum. 




Ülkelerin gelişmişliğini kim neye göre sıralıyor tam olarak bilmiyorum. Mesela gelişmiş ülke denilince aklımıza gelmesi gereken ilk şey tam olarak ne? Refah mı, yolsuzluğun olmaması mı? İnsanların yüksek maaş alması veya mutlu olması mı? Ya da gelişmiş bir ülkeyle başka bir gelişmiş ülke arasında kıyas ölçütü var mı bilmiyorum mesela. Hani Amerika muhtemelen Almanya'dan daha gelişmiş bir ülke diyebiliyoruzdur diye tahmin ediyorum ama bu tam olarak kime göre, neye göre hiçbir fikrim yok. Ya da mesela Norveç mi daha gelişmiş ülkedir yoksa İsveç mi derseler şahsen diyecek bir şey bulamam, felaketim olur. Ağlarım.


Bir şeylere başlamak, ilk adımı atmak hep en zor kısımdır. Ancak o ilk adımı attıktan sonrası su gibi gelir. Konuya bu şekilde başlamamın sebebi ne diye soracak olursanız, az çok tanıyanınız varsa biliyordur, yazılarımın giriş kısımlarında hep çok zorlanıyorum. Her yazı girişinde klasik bir cebelleşmem var "ulan yok sevgili gönül dostlarım diye de başlanmaz, hayır merhaba agalar başlangıcı da çok cinsiyetçi oluyor, off ne yazsam da girsem hemen konuya" diye düşünüyorum her defasında. Kaç defa silip tekrar yazdım mesela bu giriş kısımlarını... (kif kif kif sanki gelişme ve sonuç kısımlarını mükemmel yazıyormuşum gibi konuşuyorum tribe bak)




Gerçekten Çin devletine özel bir yazı yazmanın zamanı geldi. Alınan gücenen her şeyden - bunların başında sağlıklı yarasalardan ve Jackie Chan'den- şimdiden özür diliyorum. Ancak söyler misiniz en son ne zaman huzur içinde birilerine sarıldık, birileri ile buluştuk. Evimize misafir çağıramaz, otobüste direkten tutunamaz olduk. Bütün bunların başlıca sebebi ise daha önce hiç gitmediğimiz bir ülkenin, daha önce hiç duymadığımız bir şehrinde bulunan, daha önce haberimizin bile olmadığı bir hayvan pazarında adını sanını bilmediğimiz bir çekik gözlü vatandaşın hastalıklı bir yarasayı yemesi..



İyiden iyiye bu blogu, denizciler ve ailelerinin ilişkisine benzetmeye başladım. Aylarca sefere gidip denizler aşıyorum, ardından buraya gelip iki üç kelime bir şeyler karalayıp tekrar yelkenleri kaldırıyorum. Bazen de emekli öğretmenler gibi yapacak bir şey bulamayıp sıkıntıdan kendime iş çıkartır gibi hissediyorum. Emekli demişken ne zaman emekli olacağımı merak etmekteyim. Az kaldı aslında, bir bakıma emeklilikte yaşa takılıyorum diyebiliriz. Yıllardır çalışmadığım yer kalmadı. Kafe, dondurmacı, halk ekmek, fotokopici, Alarm şirketi, Türk Hava yolları... Evet doğru duydunuz. Türk hava yolları'nda işe başlamıştım. Hayır uçak olarak değil, anlatacağım sabır lütfen.