Evrenin derinliklerinde milyarlarca galaksi ve sayısız yıldız sistemi var. Bu çoğunluk, insanlığın "yalnız" olmadığı fikrini destekleyen çok çeşitli bilimsel tartışmaların temelini oluşturuyor. Peki, bir gün uzayda yaşam bulursak ve "ilk teması" kurmamız gerekirse, ne yapacağız? Bu büyük sorunun cevabı hem bilimsel hem de etik boyutlarıyla çok katmanlı bir tartışma gerektiriyor.
Merhaba sevgili okurlar! Bugün sizlere ilginç ve komedi dolu bir podcast deneyiminden bahsetmek istiyorum. Birkaç arkadaşımızla birlikte, OnlyFans ve tanışma uygulamalarının yasaklanmasının ne kadar kötü sonuçlar doğurabileceğini konuştuğumuz bir podcast kaydı gerçekleştirdik. Hem eğlenceli hem de düşündürücü bir sohbet olduğunu söyleyebilirim.
Yine aylarca kaybolduktan sonra bir anda içimin öldüğünü fark edip "Agasal" yazma kararı aldım. Biraz genel olarak neler yaptığımdan ve hayatımın akışından bahsetmek; böylece hem kafamı boşaltmak, hem de blogumu güncellemeyi hedefliyorum.
Şimdiden uyarayım, bu yazı stresle başa çıkamayan insanlara uygun değildir. Okurken stres topunuzu mıncırmayı unutmayın.
Gerçekleşme ihtimali olan her şey gerçektir.
Bu cümleyi son zamanlarda çok sık düşünüyorum. Daha önceden hem yaşlılarımızdan, hem de modern mistisizm inanışı olanlardan çok duymuşuzdur benzer cümleleri. Örneğin bir şeyi kırk kez söylersen veya çok inanırsan gerçek olur derler ya, bunlardan bahsediyorum. Bunca yıl bunları bilimsel bir temele dayandırmadı kimse, o sebeple artık olaya el atıp bu konuyu bir de benden duymanız gerektiğini düşündüm. Hazırsanız ilk önce size bir deneyden bahsetmek istiyorum.
( Merhaba arkadaşlar, bu yazı inanılmaz derecede güzel bir blogu olan Özlem Hanım tarafından kaleme alınmış bir misafir yazıdır. Bu yazı sayesinde fark ettim ki blogu kadar kalemi ve anlatım tarzı da çok güzelmiş. Herkesi kesinlikle Özlem Hanım'ın bloguna bakmaya davet ediyorum. İnanılmaz hoş gerçekten. Ben kıskanıp kapattım hatta ilk beş dakikadan sonra :) sıfır şaka.)
İyi haber; müşteri Tanrı değildir.
Müşteri sadece bir kraldır.
Kötü haber; Tanrı’lar affeder ancak krallar asla…
Eğer bir ürün veya hizmet satıyorsanız bu sözü asla unutmayın!! Çünkü bir
müşteri parasının karşılığını alamadığını düşünürse, onu yeniden sizden bir
şey almaya ikna etmek için çok fazla çabalamanız gerekir. Bu da; zaman, emek
ve para kaybı demektir. Rekabetin sonsuz, alıcının bilinçli ve seçici olduğu
günümüz dünyasında kimsenin fazladan emek, para ve zaman harcama lüksü
olduğunu sanmıyorum. O halde müşterinize kral gibi davranmalısınız.
İyi pazarlar sevda bahçelerinde kurumuş güller ve diğer okuyucularım. Bu hafta çok karmaşık birtakım olaylar yaşadığım için üzerine yazı yazacak bir konu düşünemedim. Hazırda tutmuş olduğum birkaç taslak konu her zaman bulunduruyorum ama o konuların üzerine yazacağım yazıları da öyle tek oturuşta bitiremeyeceğim için bugün kafa karıştıran ilginç bilgiler hakkında yazma kararı aldım. Bugünkü yazımız ciddiyetten uzak, hafif sohbet tarzında, mizahla harmanlanmış ve eğletirken öğretme ateşi ile kavrulmuş bir yazı olacak. Okuyacağınız bu yazıda tüm hafta aklımda yer edinen ve hayatımın hiçbir yerinde işime yaramamış olan birkaç ilginç bilgilerden söz ederken, biraz da kafamın içine girmiş olacağız.
Satın alınan gıdaların uygun koşullarda saklanması sağlıklı tüketim için oldukça önemli. Bazen aldığımız her yiyeceği buzdolabına koyma çabasına girişiyoruz. Oysa ki bazı besinleri buzdolabına koymak hem sağlık açısından hem de saklanma şartları açısından sakıncalar doğurabilmektedir. Peki, buzdolabına kesinlikle koymamanız gereken besinler nelerdir?
Merhaba agalarım. Başlıktan da görebildiğiniz gibi yeni bir tema başlatıyorum. "Fikrimce" serisi sayesinde belirli konularda neler düşündüğümü anlatmayı planlıyorum. Öz saygının ne olduğu ve nasıl kazanılabileceğini anlattığım bir önceki yazımın sonundan da anlaşılabileceği üzere bu hayatta en çok istediğim şeylerden birisi "düzenli ve az stresli" bir tempoya sahip olmak. Çalışacağım saatlerimi ve boş olacağım zamanları önceden bileyim. İkisine de eşit derecede zaman ayırabileyim, sabah erken kalkıp kahvaltı yapabileyim. Aynı şekilde gece de yastığa başımı koyduğum gibi uyuyabileyim istiyorum.
Bir şeylere başlamak, ilk adımı atmak hep en zor kısımdır. Ancak o ilk adımı attıktan sonrası su gibi gelir. Konuya bu şekilde başlamamın sebebi ne diye soracak olursanız, az çok tanıyanınız varsa biliyordur, yazılarımın giriş kısımlarında hep çok zorlanıyorum. Her yazı girişinde klasik bir cebelleşmem var "ulan yok sevgili gönül dostlarım diye de başlanmaz, hayır merhaba agalar başlangıcı da çok cinsiyetçi oluyor, off ne yazsam da girsem hemen konuya" diye düşünüyorum her defasında. Kaç defa silip tekrar yazdım mesela bu giriş kısımlarını... (kif kif kif sanki gelişme ve sonuç kısımlarını mükemmel yazıyormuşum gibi konuşuyorum tribe bak)



















